Çocuk kitaplarını okumaya bayılırım. Verilmek istenen mesaj eğlenceli imgelerin içine gizlenir. Ve en çok sevdiğim de o gizli mesajı bulmaktır. Geçen haftalarda Barraux’un “Hoş geldiniz” isimli bir kitabını okudum.

Bir kutup ayısı ailesi normal yaşamlarına devam ederken üzerinde yaşadıkları buz kırılır. Kendilerini koca, mavi bir okyanusun ortasında bulurlar. Yeni bir yuva bulmak için yolculuğa çıkarlar. Bir ada bulurlar. Burası, ineklerin yaşadığı bir adadır. “Kendimize bir yuva arıyoruz, acaba burada yaşayabilir miyiz” diye sorarlar. İnekler, “Siz fazla tüylü ve uzunsunuz birlikte yaşamamız mümkün değil” derler. Tekrardan yola koyulurlar. Bu sefer pandaların yaşadığı bir adaya rast gelirler. İsteklerini söylerler, ama pandalar “Siz çok fazlasınız, burada hepimize yetecek kadar yer yok” derler. Bu arada yolculuk için bindikleri küçük tekne yavaş yavaş erimeye başlamıştır. Başka bir ada daha bulurlar. Zürafaların yaşadığı bir adadır burası. Zürafalar oralı bile olmazlar. Yolculukta karşılaştıkları umursamazlıklar ve zorluklar kutup ayısı ailesini fazlasıyla yorar. Ve bir gün umutları tükenir…

Belarus-Polonya sınırında yaşananlar dolayısıyla mültecilerin durumu, dünyanın birçok yerinde tekrardan gündeme geldi. Türkiye’de kıyıya vuran Aylan bebek fotoğrafı, Yunanistan’daki Morio kampında çıkan yangın, sınırı geçmeye çalışırken mültecilere yapılan baskılar, alabora olan tekneler, Akdeniz’de ölüme terk edilen insanlar… Tüm bu olaylar basına yansıdıkları için bilinenlerden sadece birkaçı.

Bu insanların derdi ne? Bir insan neden ülkesini terk etmek zorunda kalır?

Peki mültecilik ne zamana kadar sürer, soy bağı ile geçer mi?

Bir kere mülteci olan kişi, hayatı boyunca hep mülteci olarak mı kalır?

Sivil toplum kuruluşları, medya… bu konuda neler yapıyor?

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde “Herkesin zulüm altında başka ülkeye sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.” maddesi yer alıyor.

Mültecilik, sığınılan devlet tarafından ilgili kişiye tanınan bir hak. Aslında bir ayrıcalık. Sığınmacı durumunda kalan bir birey belirli hakları elde etmek için mülteci statüsünü almak zorunda. Bu hak elde edilinceye kadar kişi bir takım bireysel özgürlüklerden, ekonomik bağımsızlık, sağlıklı yaşamak gibi kimi haklardan mahrum kalabilmektedir.

Aslında devletler mültecilik statüsünü, sığınmacı konumundaki kişiyi korumak için kullanıyorlar. Peki mülteciler bu statüyü ya da bu tanımı kullanmak istiyorlar mı?

Aslında birçok sığınmacı kendisini mülteci olarak tanımlamak istemiyor. Ayrımcılığa ve ırkçı tepkilere maruz kalmaktan çekiniyor ya da korkuyorlar. Birçoğunun geriye döneceği bir ülkesi yok. Dönse bile “mültecilik” yaşamında elde ettiği kimi imkânları karşılayamama ihtimali oldukça fazla. İşin içerisine çocuklarının durumları da eklenince, dönüş fikri birçok mülteci için anlamsız bir hal alıyor.

Mülteciler savaş ve kaçış süreci ile ilgili hikâyelerini de pek anlatmak istemiyorlar. Zira kendilerini toplumun ayrı bir kesiminde değil, entegre oldukları toplulukların arasında görmek istiyorlar. Örneğin, medyanın devamlı surette takip ettiği, birçok araştırmaya da konu olan Suriyeli mülteciler. “Suriyeli mülteci” şeklinde, genel bir bakış açısıyla tanımlanmak istemiyorlar. Kendi ülkelerinde Türkmen, Kürt ya da başka bir aidiyete sahiplerdi. Onlar açısından tek bir Suriyeli profili ya da kimliği yok. Bundan dolayı yeni yaşam kurdukları yerde de sadece “Suriyeli mülteci” olarak değil, Kürt, Türkmen, Arap, LGBT’li, Doktor, Mühendis, Öğretmen gibi kendi kimlikleri ile hareket etmek istiyorlar. Bu başka milletlerden olan insanlar için de aynı durum söz konusu.

Bazı sıkıntılar anlatıldıkça azalır derler, fakat bu konu anlatıldıkça insanın yaşamında çoğalıyor gibi. İnsan kendini bazen sıradan, herkes gibi hissetmek ister. Mülteci için yeni bir ülkeye kendini kabul ettirme çabası oldukça yorucudur. “Ben hep vardım zaten, yeni biri değilim” diyerek çırpınır. Yaşadıklarının ağırlığından kurtulmak için çabalar.

Peki mültecilik ne kadar sürer? 3 yıl, 7 yıl, 10 yıl, ömür boyu? Mülteci olmamak için yaşadığın ülkede mi doğmak gereklidir? Peki mültecinin çocuğu da mı mültecidir? Zor sorular…

Kamu kurumları, sosyal yardım kuruluşları ve sivil toplum örgütleri maalesef mültecilere gerçek kimliklerini kazandırma konusunda yetersiz kalıyorlar. Hayat kurma pratiklerinden ziyade hazıra alıştırma seviyesinde yardımlar oldukça fazla. Yürütülen çalışmaların, mültecilerin yeni bir hayat kurma ve yeniden hayata tutunma yolunda “nasıl” bir mücadele ve gayret içinde olmaları gerektiği noktasında yoğunlaşmalı.

Hiçbir mülteci, yıllar boyunca bir sığınmacı kampında yaşamak ve bakıma muhtaç kalmak istemez. “İnsani yardım” kavramının, “insanın hayatına yardım” biçiminde ele alınması, belki de sorunları azaltabilir. 

Mültecileri bazen korkulacak bir nesne ya da bir öcü gibi gösteren kesimler oldukça fazla. Basının attığı başlıklara dikkat etmemiz yeterli. Birkaçını paylaşmak istiyorum.

“Akın akın geliyorlar”

“Hangi ülke kaç mülteci alacak?”

 “Göçmen akınından korkuyorlar”

“Kaçak göçmenler”

“Düzensiz göçmenler”

“Yakalanan mültecilerin arasında…”

“Ayrı dünyaların mültecileri”

“… kentinin yeni mültecileri”

“Binlerce mülteci … kentine akın etti”

“Afgan mülteciler iş istiyor”

“İki gemi dolusu İtalya kaçağı”

 “Türkiye göçmenlerin köprüsü”

“… ülkesi, mülteci krizi konusunda yeni önlemler alıyor”

“Mülteci akınına hazırlık”

Bu haber başlıkları toplumda fazlasıyla korkuya ve endişeye sebep oluyor. Belki önyargı, kalıpyargı hatta ayrımcılığa varan boyutlara ulaşabiliyor. Bazıları darp ediliyor, dükkanları yağmalanıyor, toplumdan ayrı tutuluyor, ötekileştiriliyor. Bu noktada medyanın ciddi bir içtenlik sorgulaması yapması gerekli.

Bir çocuğunuz varsa ikincisinin geleceğini diğer evladınıza haber verdiğinizde, aklından ne çok soru geçer değil mi? “Acaba annem, babam onu benden çok mu sevecekler? Oyuncaklarıma ortak olacak mı? Benim odamda mı yatacak?” Mültecilere karşı da toplumda buna benzer bir panik havasının oluştuğu gözlemlenebiliyor. Siyasilerin tutumları, halkın milliyetçilik motivasyonu yüksek tepkileri medyanın, tıpkı örnekteki gibi, endişeyle doğacak kardeşini bekleyen çocuk psikolojisine girmesine neden oluyor. Ve medya yaşananları sadece ev sahibinin gözünden görerek aktarıyor. Peki ya misafir, yani mülteci? Onun korkuları, karmaşık duyguları, acıları, geride bıraktıklarının hüznü?..  

Başta paylaştığım hikâyenin sonunda, kutup ayıları nihayet boş bir ada bulurlar. “Burası sadece bize ait, yeni bir yuva” derler ve mutlu bir şekilde yaşarlar. Derken bir gün bir maymun ailesi kıyılarına yaklaşır; “Acaba bize yardım edebilir misiniz” derler. Kutup ayıları ise “Şeyyyy, siz…. Hoş Geldiniz” diyerek onları da aralarına alırlar.

Mülteciler ne ister? Onlar sadece empati istiyorlar ve birbirimizi anlamak için illa ki aynı yollardan geçmeye gerek yok!

Cevap Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz