Kolektif bilincin vücudumuzdaki bağışıklık sistemine benzer mekanizmaları mevcuttur. Örneğin, Lenf bezleri (Lenf düğümleri), enfeksiyon ve hastalıklara karşı vücudun savunma sisteminin önemli bir parçasıdır. Bu bezlerde, normalde lenfositler olarak adlandırılan, enfeksiyonlara karşı engel oluşturan hücre grupları bulunur. Lenfositler, enfeksiyona neden olan hücreleri veya zehirleri yok eden veya hareketsiz hale getiren antikorlar üretirler. Lenf bezleri bağışıklık sisteminin ileri karakollarıdır. Vücudun herhangi bir bölgesinde başlayan hastalık öncüllerine yerinde müdahale eder ve bedenin tamamına yayılmadan problemi çözmeye çalışır. Yetersiz kalması durumunda merkezi bağışıklık sistemi devreye girer ve vücut genelinde seferberlik kararı alınır. Yatağa düşen hasta, istirahat ederek günlük faaliyetlere ayıracağı enerjiden tasarruf eder ve hastalığa neden olan noktalar üzerinde ağırlık merkezi oluşturur.

Madem kolektif bilinç ile bağışıklık sistemi arasında böyle bir analoji yaptık, o halde lenf bezlerinin sosyolojideki karşılığı neler olmalıdır? İleri karakolların teşkili ve yerinde müdahale kabiliyetinin kazandırılması kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda, Sivil Toplum Kuruluşlarına bu fonksiyonu yerine getirebilecek müesseseler nazarıyla bakabiliriz. Nitekim Sivil Toplum Kuruluşları, resmî kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda ikna ve eylemlerle çalışan kuruluşlardır.

Sivil Toplum Kuruluşları, kolektif bilincin dokuları mahiyetindedir. Toplumun hücreleri pozisyonundaki bireylerin, kolektif düşünceyi deneyimlediği ilk platformlardır. Bu vasıtayla insanlar, bireysel menfaat odaklı düşünmeyi yavaş yavaş kenara bırakır ve toplumun diğer fertleriyle birlikte aynı hedefe odaklanmayı öğrenirler. Ortak değerler üzerinde uzlaşı sağlanır, gerekli iş bölümü yapılır ve belirlenen yol haritasına uygun adımlar atılmaya başlanır. Organize çalışma ve koordineli eylemler, üye bireylerin normalde tek başına ulaşacakları faydanın toplamından daha fazlasının elde edilmesi sonucunu doğurur.

Sivil Toplum Kuruluşları, kolektif bilincin sacayaklarından biri olan “erken tespit ve uyarı” görevini başarıyla yerine getirirler. Örneğin; kadın haklarını tehdit edebilecek bir yasal düzenlemenin gündeme gelmesiyle; ilgili Sivil Toplum Kuruluşları harekete geçerek çeşitli aktivitelerle farkındalık oluşturmaya başlarlar. Toplumun dikkatini konuya çekmek maksadıyla barışçıl gösteriler düzenleyerek iş işten geçmeden yanlıştan dönülmesini talep ederler. Bu nedenle “çevreye verdikleri rahatsızlık(!)” dolayısıyla da çok sevilmezler. Anestezi yapmak için bedene uzanan elleri engellemelerinden dolayı, muktedirlerin hedef tahtasına konabilirler. Derin uykuya dalmış toplum üzerinde rahat şekilde cerrahi operasyon yapma imkânı varken, yapılanlardan duyduğu acıyla mobilize olan ve ameliyat masasından kalkmaya çalışan bir sosyolojik yapı istenilecek en son şeydir. Sivil toplum hareketlerine gönül veren ve toplumsal menfaatlerini şahsi menfaatlerinin üzerinde tutan erdemli insanlar, kimi zaman, devlet postuna bürünmüş oligarşik çeteler veya çeşitli güç odakları tarafından akla hayale gelmedik yöntemler ve ayak oyunlarıyla; yıldırılmak, itibarsızlaştırılmak ve sindirilmek istenebileceklerini akıllarından çıkartmamalıdırlar.

******

Kolektif bilincin diğer sacayaklarından bir tanesi de basın özgürlüğüdür. Birçok anayasada, uluslararası bildiri ve sözleşmede düşünceyi açıklama özgürlüğü ile birlikte ele alınmıştır. 1776 Virginia İnsan Hakları Yasası’nın 12. Maddesi’nde, basın haklarının özgürlüğün en güçlü güvencelerinden biri olduğu ilan edilmiştir. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, düşünce özgürlüğüyle birlikte düşüncelerin yayımlanmasına dair ifadeler barındırarak basın özgürlüğünü işaret eden ilk belgelerden biri olmuştur.

Basın özgürlüğü konusunda ilk kalıcı düzenleme ise Amerikan anayasasına 1791 tarihinde “Kongre… söz ve basın özgürlüğünü engelleyici yasa yapamaz” ifadesini taşıyan ilk değişiklik maddesinin eklenmesiyle gerçekleşmiştir. Anayasal düzenleme açısından bakıldığında Amerika Birleşik Devletleri, söz ve düşünce özgürlüğü ile birlikte basın özgürlüğünü anayasal güvence altına alan ilk devlettir.

Düşünce ve basın özgürlüğü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 günü Paris’te ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 18. maddesinde açık bir dille ifade edilmiştir.

Haber çeşitliliğinin olduğu, her türlü düşüncenin özgürce savunulabildiği, provokasyonu ve propagandayı değil sadece doğru haber vermeyi ilke edinen bir medya anlayışı demokrasinin en büyük sigortalarından birisidir. Basın özgürlüğü sadece haberlerin kitlelere doğru şekilde iletilmesini sağlamaz. Aynı zamanda bireylerin aldıkları örgün eğitime ek olarak sürekli eğitim misyonunu ifa eder. Kolektif bilincin veri tabanında yer alan ortak değerlerin inşasında ve muhafazasında lokomotif gibi çalışır. Bilindiği gibi propaganda makinası, hedef gözetmeksizin insanların üzerine atılan ve yıkıcı, karşı konulamaz kitle imha silahları gibi çalışır.

Bu nedenle kolektif bilinci, dezenformasyon ve algı yönetimlerinden korumak da kritik bir vazifedir. Çünkü basın özgürlüğünün sağlanamadığı yerlerde en fazla güce sahip olan odaklar medya tekeli oluşturacak ve tek sesli basın aktive edilecektir. Aynı manşetin onlarca gazete tarafından aynı şekilde atıldığı; televizyon kanalını değiştirdiğiniz halde hep aynı kanalın seyredildiği hissinin uyandığı bir atmosferde zihin dünyalarında kolektif yıkımlar kendini göstermeye başlayacaktır.

Unutulmamalıdır ki, kolektif bilinç mutlaka kolektif savunma gerektirir.

*****

Davranış Değişikliği Yoksa Eğitim de Yoktur

Gelelim kolektif bilincin temel oksijen kaynağına. Hepimiz, “Okullarda eğitim ve öğretim yılı açıldı” cümlesini sıklıkla duyarız. Dikkat edelim iki ayrı şeyden bahsediliyor. Birisi eğitim, diğeri ise öğretim. Aslında cümle şu şekilde daha doğru olacaktır. “Öğretim yılı kısmen açıldı, eğitim yılı ise süresiz olarak kapalı.” Maalesef realiteler bu cümlenin haklılığını göstermektedir.

Eğitim; bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla, bilinçli olarak istenen yönde davranış değişikliği meydana getirme sürecidir. Yani eğitim kısaca bireyi kültürleme sürecidir. Eğitim birey doğduğu andan itibaren başlar; aile, okul ve çevre etkileşimiyle yaşam boyu devam eder. Eğitim bir yandan bireyi yaşama hazırlarken; bir yandan da bireyin gelişmesini sağlar. Eğitim sonucunda belli bir davranış değişikliği oluşmalı ve bu değişim istenen yönde amaca uygun olmalıdır.

Öğretim, eğitimin okullarda planlı programlı yapılan kısmıdır. Öğretim, belirlenmiş olan müfredatı öğrenmek ve bu aşamadan sonra da uzmanlık kazanmak anlamında kullanılır. Şimdi durum böyleyken koskoca eğitim ve öğretim sürecini, öğrencilerin sınavdan önce ezberlediği bilgileri sınavdan sonra unutmak suretiyle yapılan doldur-boşalt seanslarına indirgemek ne kadar doğrudur?

Ezberlenen üç tane formül beş tane paragrafla “kaliteli eğitim” naraları atmak tek kelimeyle gülünçtür. Eğitim, Kolektif Bilinci nakış nakış zihinlere işlemek için eşsiz fırsatlar sunar. Öğretim adına yapılan her şey aynı zamanda eğitimin kapsamına girer. Ortak paydaların oluşturulacağı ve genişletileceği yer burasıdır.

Uyuşturucunun kol gezdiği, kavga gürültünün eksik olmadığı ve öğretmenlerin ciddiye alınmadığı bir yerin eğitimle bir ilgisinin olması mümkün değildir. Okula giren bir öğrencinin derslerden asgari olarak alması gereken notların belli olmasına benzer şekilde; mezun olurken hangi davranışlar ve değerleri kazanması gerektiğinin net olarak belirlenmesi gerekir. Davranış değişikliği yoksa eğitim de yoktur. Toplumla entegrasyon sağlayamayan ve müşterek idealler kapsamında üzerine düşenleri yapma becerisini göstermeyen bireylerin, Nobel ödüllerini alacak bilgi birikimine sahip olsalar bile topluma sağlayacakları hiçbir fayda yoktur.

(Devam edecek)

Birinci Bölüm: Kolektif Bilinç (1) Toplumsal Antikorumuz

İkinci Bölüm: Kolektif Bilinç (2) Ahlaki Değerler ve “Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın” Anlayışı

Cevap Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz